EURTRY:

Accueil > Nos rubriques > Editos & Tribune libre > ATATÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI VE PKK’NIN (...)

ATATÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI VE PKK’NIN İDEOLOJİK KODLARI


Ecrit par Engin, 2018-11-16 17:03:27


Fikret Bila’nın Turquie News tarafından Fransızca’ya çevrilen kitabı "ideolojik kodlarıyla kağıt üzerindeki PKK"nin tanıtma gününde Belçika başkenti Brüksel’de 10 kasım 2018 tarihinde SKY MEDIA GROUP merkezindeki yaptığı konuşma

10.102018
Brüksel

ATATÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI VE PKK’NIN İDEOLOJİK KODLARI

FİKRET BİLÂ

Değerli Konuklar,

Büyük Atatürk’ü, ölümünün 80. yıl dönümünde sevgi, saygı ve özlemle anıyorum.

Atatürk’ün, dünyaya nadir gelen dehalardan biri olarak Türk milletine önderlik etmiş olmasını tarihi bir şans olarak gördüğümü ifade etmek isterim.

Mustafa Kemal Atatürk, gerçekleştirdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı ve kuruluş devrimleri ile tarihte haklı olarak müstesna bir yer almıştır.

Emperyalizme karşı verdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı ve kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti ile sadece Türk ulusuna değil, tüm mazlum uluslara önderlik etmiştir.

Çağdaşı olan devletler bir bir tarihe gömülürken, Atatürk’ün “en büyük eserim” dediği Türkiye Cumhuriyeti, içeriden ve dışarıdan yapılan tüm saldırılara rağmen 21. yüzyıla ulaşabilen bir devlettir. Türkiye Cumhuriyeti bu gücünü, Atatürk’ün kuruluş felsefesine ve bu felsefeye uygun olarak attığı sağlam temellere borçludur.

Atatürk’ün liderliği ve vizyonunun önemi, sınır komşularımız ve Orta-doğu ülkelerinde yaşanan etnik ve mezhepsel iç savaşlar, emperyalist güçlerin vekaleten yürüttükleri paylaşım savaşları ve yol açtıkları yakım dikkate alınırsa, çok daha iyi anlaşılır.

Çevremizde yaşanan paylaşım savaşlarının Türkiye’nin bekasıyla ilgili olduğu açıktır ve Türkiye’ye yönelttiği tehdit göz ardı edilecek gibi değildir. Bu süreçte Büyük Atatürk’ün kurtuluş ve kuruluş felsefine, eşsiz liderliğine her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu da bir gerçektir.

Türkiye Cumhuriyetinin ulusal birliği ve toprak bütünlüğü, 40 yıla yaklaşan bir süredir, azımsanmayacak bir askeri ve siyasi dış desteğe sahip olan ayrılıkçı terör örgütü PKK eliyle tehdit altında tutulmaktadır. Bu örgüt, aldığı dış destekle birlikte Türk uluslaşma sürecine karşı bir süreç başlatmış ve sadece Türkiye’de değil komşularımız İran, Irak, Suriye’de de silahlı ve siyasi olarak örgütlenmiş, Yunanistan başta olmak üzere, bazı diğer Avrupa ülkeleri, güçlü bir şekilde ABD ve eski Sovyetler Birliği ile günümüzde Rusya tarafından -zaman zaman olmak üzere- bazen örtülü bazen açık biçimde desteklenmiştir. Bu destek özellikle ABD tarafından daha güçlü şekilde sürdürülmektedir.

Her terör örgütünün siyasi bir hedefi vardır. PKK, esas itibariyle uluslar arası desteğe sahip ; kanlı terör yöntemini kullanan ve Türk ulus birliğini ve toprak bütünlüğünü parçalayarak, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den koparacağı topraklar üzerinde, “Bağımsız Birleşik Kürdistan Devleti”ni kurmayı amaçlayan bir terör örgütüdür. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle parçalamak istediği Atatürk’ün milliyetçilik anlayışına dayalı Türk ulus birliği ve bilincidir.

Bu itibarla, PKK’nın hedefe ulaşmak için her devre göre hızla yöneldiği ideoloji değişikliklerine bakmadan önce, Türk uluslaşma sürecinin ve Türk devriminin temel dayanaklarından birini oluşturan Atatürk’ün milliyetçilik ve millet anlayışını ortaya koymakta fayda vardır.

ATATÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI

Türk devriminin, tam bağımsızlık ve laiklik ilkeleriyle birlikte üç temel direğinden birini oluşturan millet ve milliyetçilik anlayışının ayırt edici temel özellikleri şöyle sayılabilir :

1- Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında uluslaşma süreci, Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Çarlık Rusya’sının yıkılışıyla başlayan milliyetçilik akımlarıyla birlikte güçlenmiştir.

2- Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, çağdaşı diğer milliyetçilik akımlarından Ulusal Kurtuluş Savaşıyla ayrışır. Atatürk’ün başlattığı milliyetçilik, emperyalizme karşı silaha sarılan ilk hareket olarak diğer milliyetçilik akımlarından çok farklıdır.

3- Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını, Avrupa ülkelerindeki milliyetçilik akımlarından ayıran önemli bir özellik de, Avrupa milliyetçiliğinin totaliter bir yapıya yönelmesine karşın, Türk devriminin Batı Avrupa gibi çoğulcu bir yapıya yönelmesidir.

4- Atatürk milliyetçiliği dönemindeki diğer milliyetçilik akımları gibi “ırkçı” değildir. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı “kan esası”na dayanmaz ; “ortak vatanda yaşama ve ortak kültür” esasına dayanır. Bu anlayışın özü ortak kültüre bağlı olmaktır. Doğal olarak bu kültür en geniş ortak paydaya sahip olan Türk kültürüdür. Etnik ve mezhepsel farklılıklar ortak kültüre bağlı olmaya engel değildir. Bu nedenle Atatürk milliyetçiliğini, millet anlayışını, “Ernest Renan tipi” olarak isimlendirmek mümkündür. Ernest Renan tipi milliyetçilik, ortak kan bağına değil, “ortak toprakta ortak kültüre bağlı olarak yaşama”ya dayanır. Bu tip uluslaşma Fransız ulus kurma modeline de benzetilebilir. Bu modelde uluslaşma ; soy, renk, din gibi doğuştan gelen objektif özellikleri değil, sonradan isteyerek (gönüllü) edinilen subjektif özellikleri esas alır.

5- Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının dayandığı bu ulus inşası modelinin dayandığı en temel unsurlardan birinin de laiklik olduğunu vurgulamak gerekir. Laik zemin olmadan ümmetten millete geçmek mümkün değildir. Bu nedenle Atatürk devrimlerinin özünü laikliğin oluşturduğu söylenebilir.

6- Ortak kültür, ortak vatan ve laiklik esasına dayanan Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının, Türk uluslaşma sürecinin temel dinamiği oluşturduğunu görülmektedir. Nitekim, Atatürk’ün Türk milleti tanımı bunun kanıtıdır. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk milleti denir” diyerek, milliyetçilik anlayışının kana değil ortak kültür ve ortak toprağa (vatana) dayandığını açık şekilde ortaya koymuştur. Atatürk’ün bu anlayışı ortak payda olarak ırka ve dine dayanmaz.

TÜRK ULUS DEVLETİNE KARŞI KÜRT İSYANLARI

Atatürk’ün çok uluslu ve çok dinli Osmanlı İmparatorluğu kalıntılarından kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, ortak vatan ve ortak kültüre dayalı bir milliyetçilik anlayışını esas alan, üniter yapılı Türk ulus devletidir. Atatürk’ün bu eseri tarihin akışına uygundur.

Türkiye Cumhuriyetinin laiklik ve Türk ulus birliği niteliğine, çoğunluğu Kürt isyanı olmak üzere kuruluşunun öncesinden başlayarak 1938 yılına kadar ardı arkası kesilmeyen isyanlarla karşı konulmuştur. Bir yandan Türk ulus birliğine bir yandan devletin laik yapısına karşı, bazen birbirinin içine geçmiş olarak ayaklanmalar yaşanmış ve büyük ölçüde ordu eliyle batırılmıştır.
Büyük çoğunluğu “Kürt isyanı” niteliğinde olan, PKK’nın öncülü sayılabilecek bu isyanların başlıcaları şöyledir :

Nasturi Ayaklanması (1024),
Şeyh Sait Ayaklanması (1025),
Sason Ayaklanmaları (1925-1937),
Ağrı Ayaklanmaları (1927) ,
Asi Resul Ayaklanması (1929) ,
Zeylan Ayaklanması (1930),
Oramar Ayaklanması (1930),
Menemen Olayı (1930),
Dersim İsyanı (1937-1938)

Bu isyanlardan zamanlaması ve sonuçladı bakımından 1925 tarihli Şeyh Sait isyanını kısaca hatırlamak yararlı olabilir. Şeyh Sait, mahkemede “halifeliği ve şeriatı geri getirmek için” isyan başlattığını söylese de, bu isyan din kisvesi altında başlatılan bir Kürt isyanıdır. İngilizler tarafından kışkırtılmış ve desteklenmiştir. Türk ordusunun gücü ve dikkati 14 ile hızla yayılan bu isyana yoğunlaşınca, İngiltere, Şeyh Sait isyanı sayesinde, hızla yayılan isyanı bastırmayı önceleyen Türk askerini Musul’dan uzak tutmayı başarmıştır.

İsyanın Lideri din adamı Şeyh Sait görünüşte ve Hilafeti geri getirmeyi amaçladığını söylese de, isyanın arka planında Şeyh Sait’in kayın-biraderi olan Cibranlı Halil ve onun etrafındaki Osmanlı ordusundaki Kürt subaylar olduğu bilinmektedir. Henüz Ulusal Kurtuluş Savaşı sürerken, bağımsız Kürt Devleti oluşturmayı amaçlayan “Azadi” adı verilen örgüt, Cibranlı ve arkadaşları tarafından 1921 yılında kurulmuştur. İngilizlerle teması sürdüren de bu örgüttür. Şeyh Sait isyanın arka plandaki planlayıcısı ve yönlendiricisi, Cibranlı Halil ve İngilizlerdir.

Esasen PKK terör örgütü ve siyasi alandaki hareketin, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan, hatta daha öncesinden beri var olan Kürt isyanlarının ardılı olduğu söylenebilir. PKK, değişen ulusal ve uluslar arası koşullar nedeniyle yöntem ve sık sık ideoloji değişirse de ulaşmaya çalıştığı nihai hedef açısından önceki Kürt isyanlarının devamıdır ve öncüllerinden çok daha geniş askeri ve siyasi bir dış desteğe sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti 30 yılı aşkın süredir , bu terör örgütü ve dış destekçilerine karşı, toprak bütünlüğünü, ulusal birliğini, kuruluş felsefesini ve temellerini korumak için mücadele etmektedir.

Aldığı güçlü dış destekle Türkiye’ye tehdit altında tutan PKK terör örgütüne biraz yakından bakalım. PKK, ne zaman, ne amaçla kurulmuştur, örgütlenme biçimi ve Türkiye’ye karşı mücadele yöntemi nedir, sorularının yanıtlarından başlamak ve kuruluş ideolojisi ; onu terk ettikten sonra benimsediği diğer ideolojileri ve kaynaklarını ortaya koymak, son olarak PKK’nın anayasası muamelesi gören KCK Sözleşmesindeki yapıyı değerlendirmek doğru olacaktır.

PKK’NIN KURULUŞU VE AMACI

PKK terör örgütü, 26-27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Ziyaret (Fis) köyünde Abdullah Öcalan ve arkadaşları tarafından kurulmuştur.

PKK’nın Kürtçe açılımı “Partiya Karkerên Kurdistanê” , Türkçe açılımı ise “Kürdistan İşçi Partisi”dir. Örgütün “işçi partisi” adıyla kurulması, Abdullah Öcalan ve diğer isimlerin kuruluşta Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemiş olmalarından kaynaklanır.

PKK’nın nihai amacı Türkiye’nin Güneydoğu bölgesini de içine alan “Bağımsız Birleşik Kürdistan Devleti”ni kurmaktır. Örgütün bu amacı Abdullah Öcalan tarafından kaleme alınan Manifesto, program ve tüzükte yer alır. PKK’nın tüzük olarak adlandırdığı metinde 1985 yılında yapılan değişiklikle bu amaç daha detaylı biçimde ifade edilmiştir. Tüzüğün 3. maddesinde şöyle denilmiştir : "Örgütün amacı Kürdistan üzerindeki sömürgeci egemenliğe ve gerisindeki emperyalizmin etkilerine son vermek, Kürdistan’daki çağ dışı kalıntıları tasfiye etmek, bağımsız ve birleşik Kürdistan’da demokratik bir halk yönetimi kurmak, ilerici insanlığın bir parçası olarak sınıfsız topluma doğru ilerlemektir.”

Örgütün “Birleşik Kürdistan” ifadesiyle kastettiği Türkiye, Irak, İran ve Suriye’den koparılacak dört parçanın birleştirilmesi ve üzerinde bağımsız bir Kürt devleti kurulmasıdır.

Öcalan ve lideri olduğu terör örgütü PKK, kurulduğu 1978 yılından bugüne kadar değişen koşullarda, taktiksel olarak, ideoloji, eylem ve söylem değiştirdiğini iddia etse de stratejik hedefi olan “Bağımsız Birleşik Kürdistan” hedefinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Bugün de vazgeçmiş değildir.

Suriye’nin Kuzeyinde ABD’nin askeri ve siyasi himayesi altında devlet yapısı kurmaya çalışan PKK, Türkiye’de, Irak’ta ve İran’da silahlı ve siyasi faaliyetlerini sürdürmektedir. KCK (Koma Civakên Kurdistanê- Kürdistan Topluluklar Birliği) Sözleşmesi olarak bilinen metin, bu dört ülkeden koparılacak parçalar üzerinde kurulacak Birleşik Kürdistan’ın devlet yapısını belirleyen anayasa niteliğindedir. PKK söylemde, devlet yapısına karşı, komünal-kon-federal demokratik bir yaşam ve toplum biçimi hedeflediği imajı vermeye çalışsa da KCK Sözleşmesi incelendiğinde, amacın “tek liderin (Abdullah Öcalan) yaşamının sonuna kadar -tartışmaya dahi kapalı biçimde- otoriter yönetimi altında, demokrasiden çok uzak bir Kürt ulus devleti” oluşturmak olduğu görülmektedir.

PKK’NIN KURULUŞ İDEOLOJİSİ

PKK’nın kuruluşunda ideolojisi Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemiştir. Tipik bir “Soğuk Savaş” dönemi örgütü tipi olan PKK’nın bu tercihi, kuruluş yıllarında olarak Sovyetler Birliği’nin etkileri ve desteğiyle örtüşür. PKK, Marksist-Leninist ideolojinin öngördüğü gibi illegal bir parti olarak örgütlenecek, işçi sınıfı hareketi olarak yolu çıkacak, aydın, gençlik ve köylü sınıfıyla ittifak yapacak ve gerçekleştirilecek “Kürdistan Devrimi”yle sosyalist bir sistem kuracaktı.

PKK, kuruluş döneminde (1978) Parti Programı, “bilimsel sosyalizm” yaklaşımıyla, Rusya’da 1917 Ekim devrimini esas alarak hazırlamıştır. PKK kuruluş ideolojisinde, tarihi Marksist anlayışla yorumlar. Ekim Devrimini ve Sovyetler Birliğini önemli bir tarihi aşama olarak kabul eder, bu safta yer alarak Ekim Devriminin dünya devrimi tamamlanıncaya kadar sürekli olacağını savunur.

PKK’NIN YÖNTEMİ

PKK terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan, Bağımsız Birleşik Kürdistan’ı kurmak için silahlı mücadele yöntemini seçti. Bu tercihi Friedrich Engels’in “Tarihte Zorun Rolü” kitabındaki görüşlerine dayandırdı. Buradan hareketle, “Kürdistan’da Zorun Rolü” kitabını yazdı ve Engels’in “ilerici zor” yaklaşımıyla kanlı terörü izah etmeye çabaladı. PKK, bu görüşleri dayanak göstererek izleyeceği yolun çok kanlı bir yol olacağını da yayınlarında ilân etti.

PKK izleyeceği yöntemi, Almanya’da basılan, “Serxwebun” dergisinin Ocak-1983 tarihli sayısında, Marksist-Leninist mücadele yöntemi konusunun teorik tartışmayla belirlendiğini, bunun su götürmez biçimde açık ve kesin olduğunu, izlenecek yöntemin ; devrimci şiddet, silahlı mücadele, halk savaşı ve ulusal kurtuluş savaşı şeklinde devam edeceğini belirtti.

Seçtiği “uzun süreli halk savaşı” üç aşamadan oluşacaktı :

1 – STRATEJİK

PKK, bu aşamaları uygulamaya koymak için büyük çaba gösterdi. 1084-1989 yılları arasında stratejik savunma (silahlı propaganda), 1989-1991 stratejik denge ve 1991-1996 yılları arasındaki kanlı terör eylemlerini de stratejik saldırı dönemleri olarak yorumlayıp, ilan etti. Tipik bir Soğuk Savaş dönemi terör örgütü olan PKK, bu süreçte başta barındığı Suriye olmak üzere Rusya, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve bazı Avrupa ülkelerindeki resmi ve gayri resmi kuruluşlardan ve özellikle 1991 Körfez Savaşı ve 2003 Irak’ın işgali süresi ve sonrasında ABD’den büyük destek gördü. Avrupa ülkelerinde televizyonlar ve radyolar kurdu. İnsan ve uyuşturucu kaçakçılığına, askeri eğitim, silah ve mühimmat teminine varan geniş yelpazeli bir desteğe sahip oldu.

PKK terör örgütü, 15 Ağustos 1984 Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla başlattığı terör eylemlerini 1984-1989 yılları arasında giderek artırdı. Bu dönemde, kanlı eylemleriyle terör örgütünü devlete karşı alternatif otorite olarak halka kabul ettirmeye çalıştı.

baskınlar sonrasında öldürdüğü kişileri ağaçlara astı, ağızlarına not, bazen de koruculara mesaj olsun diye para sıkıştırdı. Bu vahşi eylemleri ibret olsun diye yapıyor ve güvenlik güçlerine haber verenleri ajan ilân edip öldürüyordu. Yine bu dönemde devlet olmanın simgeleri olan askerlik ve vergi yükümlülükleri ilân ediyor, vergi adı altında haraç topluyor, askere alma işlemi adı altında gençleri dağlara götürüyordu. Bu yöndeki silahlı propaganda faaliyetleri Öcalan ve PKK tarafından “Parti-Ordu-Cephe” üçlemesinde “ordu”ya geçiş faaliyetleri olarak görülüyordu.

PKK’NIN ÖRGÜTLENMESİ

PKK kuruluş döneminde uzun süreli halk savaşının öngördüğü biçimde, “parti-ordu-cephe” şeklinde, Lenin’in ifade ettiği “çelik disiplin” kuralına göre örgütlendi. Hiyerarşik her birim bir üstüne, en üst organlar da Abdullah Öcalan’a bağlıydı. PKK’nın örgüt biçimi hiyerarşik olarak “hücre, köy komitesi, yerel komite, bölge komitesi, merkez komitesi ve Politbüro” kademelerinden oluşuyordu. Öcalan, partinin genel sekreteri olarak Merkez Komitesinin ve Politbüro’nun başkanıydı.

PKK, parti örgütlenmesinden sonra “ordu” örgütlenmesine yöneldi. Partiye (PKK ya bağlı silahlı gücün “gerilla” tarzı olması gerektiği kararı verildi. “Kürdistan devrimi” zor kullanılarak yapılacaktı. Rusya’da Ekim devrimi, Çin’de Mao devrimi, ABD’ye karşı Vietnam devrimi uzun vadeli halk savaşıyla, bu yöntemle başarılmıştı.

PKK, 15 Ağustos Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla “gerilla savaşı aşamasına” geçtiğini ve HRK kısaltmasıyla (Kürdistan Kurtuluş Birliği, Hêzên Rızgariya Kurdastanê ) orduyu kurduğunu ilân etti. Aynı gün ilân edilmesi beklenen ERNK, (Kurdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi- Eniya Rızgariya Netawiya Kurdistanê) ise gecikmeyle 1985 yılında Yunanistan’ın başkenti Atina’da bir basın toplantısıyla duyuruldu.

ERNK’nın başındaki Mahsum Korkmaz 28 Mart 1986 yılında güvenlik güçleriyle Gabar dağında girdiği bir çatışmada öldürüldü. Bu yıl içinde PKK, bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden vahşet derecesinde kanlı eylemler yaptıysa da amaçladığı desteği bulamadı.

Bu kongrede, ARGK’ın ihtiyaç duyacağı kadroların sağlanması için “Askerlik Yasası”yla (gönüllü, yükümlü, zorunla kategorilerinde) halktan sağlanması, Helvi kampının adının Mahsum Korkmaz Akademisi olarak değiştirilmesi ve köy halkının öldürülmesi, ailelerinin sindirilmesi kararları alındı. Aynı zamanda legal alandı denek ve siyasi parti örgütlenmesine gidilmesi kararlaştırıldı.

İran-Irak savaşının yarattığı kaotik ortamda, Öcalan, üç sınırı birden kullanarak kanlı terör eylemlerini artırdı. 1980’lerin sonlarına doğru, Halk üzerinde baskıyı yoğunlaştırarak “devlet ve örgüt” olarak ikili bir otorite yaratmaya yöneldi. Bölgede “ikili iktidar” izlenimi vermeye çalıştı. Kanlı terör eylemlerini yaygınlaştırmak için 7-9 kişilik “Koma Gel” (halk komiteleri) kurdurdu. PKK’yı da bir “devlet” yapısı gibi yansıtmaya çalıştı, yasama, yürütme, yargı kurumları oluşturdu ; halk mahkemeleri kurarak yargılama yapmaya, idam cezası dahil cezalar vermeye yöneldi. Güneydoğu’da “ikili iktidar, iki devlet var” imajını yerleştirmeye çabaladı.

ÖCALAN’IN YAKALANMASINDAN ÖNCEKİ ÖNEMLİ GELİŞMELER

1991 yılından Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılına kadarki dönemde PKK açısından çok önemli üç gelişme yaşandı.

Bunlarından birisi, 1991 Körfez savaşıyla PKK’nın Kuzey Irak’ta güçlenmesidir. ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin 17 Ocak 1991 tarihinde Irak’a başlattığı askeri harekat, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesini ve Birleşmiş Milletler’in 36. paralelin kuzeyini Bağdat yönetimine yasaklaması sonucunu doğurdu. Kuzey Irak’ta çok büyük bir otorite boşluğu doğdu. PKk bu boşlukta yararlanarak Kuzey Irak’taki Kandil dağına yerleşti. Irak ordusunun çekilirken bıraktığı silah ve mühimmat PKK’nın eline geçti. PKK ağır silah kullanmaya başladı. Türkiye’ye terörist ve silah sokması kolaylaştı. Türkiye’ye Irak sınırından 200-300 kişilik gruplarla saldırmaya başladı.

36. paralelin kuzeyinin İncirlik’te konuşlanan ABD öncülüğündeki hava gücü (Önce Çevik sonra Çekiç Güç olarak adlandırıldı) korumasına bırakılması, PKK’nın daha da güçlenmesine yol açtı. TSK da PKK ile mücadele konseptini değiştirdi, “alan hakimiyeti” uygulamasına geçti ve sınır ötesine büyük harekatlar düzenledi. (Bu mücadele döneminde dönemde ABD’nin PKK’ya helikopterle yardım attığı dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş tarafından açıklandı)

1990’ların başındaki ikinci önemli gelişme PKK’nın, legal alanda siyasi faaliyetlerini yoğunlaştırması ve siyasi parti kurmasıdır.”Cephe” örgütlenmesinin legal ayağını oluşturmak üzere 7 Haziran 1990’da HEP (Halkın Emek Partisi) kuruldu. 1991 seçimlerinde Erdal İnönü’nün liderliğindeki SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) yapılan işbirliği sonucunda 20 milletvekiliyle Meclise girdi. Bu milletvekillerinden Leyla Zana, Mecliste Kürtçe yemin etme girişiminde bulundu ve krize yol açtı. HEP’in meclise girmesi PKK’nın Güneydoğu’da bir siyasal taban tutmaya ve siyasi bir coğrafya oluşturmaya başladığının işaretiydi. HEP’in kapatılmasından sonra kurulan partiler de kapatılmış olsa da, bugünkü HDP’ye kadar bu çizgide kurulan PKK kontrolündeki partiler mecliste yer almayı sürdürdüler.

1990-1998 dönemi, PKK’nın hem siyasallaşma hem de ayaklanma ve silahlı güç olarak sıkıştığında “ateşkes” ilân edip, Batıının da baskısıyla Türkiye’yi “masaya oturtma” yönünde taktik geliştirdiği bir dönem oldu.

Bu dönemdeki, PKK’yı etkileyen ve yeni ideolojilere yönelten üçüncü önemli gelişme 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıdır. Bu olay Öcalan’ı “yeni duruma uyum sağlamak için hem pratik hem teorik yeni arayışlara yönlendirdi.

Bu dönemde ABD’nin tek süper güç olarak kalması, Sovyetler Birliği’nin Suriye, PKK ve benzeri örgütlere desteğinin zayıflaması nedeniyle Öcalan, yeni bir çizgi oluşturmaya çalıştı.

Öcalan, 1995 yılında “PKK Programı”nı değiştirdi ve Sovyetler Birliği’ne çok ağır eleştiriler yöneltti. Sovyetler Birliği’ni suçlayan ve mahkum eden ifadeler kullanarak, o çizgiyi reddetti.

Öcalan bu hızlı dönüşünü, 1995 tarihle yeni “PKK Programı”nda şöyle ifade etti :

“Merkezinde Sovyetler Birliği’nin bulunduğu dönem, sosyalizmin ilkel ve vahşi dönemi olarak ifade edilebilir. Sovyet deneyimi ideolojik planda dogmatizme, kaba materyalizme ve büyük Rus şövenizmine kaymasıyla politik alanda çok aşırı merkezileşmeyi yaratması, demokratik sınıf mücadelesini dondurması ve devlet çıkarlarını her şeye rağmen egemen kılmasıyla sosyal planda toplumun ve bireyin özgür ve demokratik yaşamını kısıtlamasıyla, ekonomik planda devletçiliği egemen kılıp dışa bakan tüketim toplumunu aşamamasıyla, askeri planda ordu ve silah gücünü her şeye kadir görmesiyle sosyalizmde bir tür sapmayı oluşturur. “

Öcalan, böylece PKK’nın kuruluşundan beri Suriye üzerinden ve bazen doğrudan şemsiyesi altında durduğu Sovyet sistemini yeren yere vurdu.

Kurulduğu 1978 yılından 1991’e kadar koruması altında olduğu ve yazdığı Manifesto’da Sovyetler Birliği’ni kuran Ekim Devrimini dünya yayarak tamamlamayı görev bildiğini ifade eden Öcalan, pozisyon değiştirip Sovyetleri mahkum eden bir çizgiyi benimsedi. Marksist-Leninist çizgiyi terk etti. Bu ideoloji yerine, “demokratik uygarlık” diye özetlediği “demokratik cumhuriyet” tezini yeni ideoloji olarak savundu. Bu görüşlerinin kaynağı esas olarak Prof. Dr. Leslie Lipson’un, “Demokratik Uygarlık” kitabındaki görüşleriydi.

Öcalan, Marksist-Leninist ideoloji yerine, “demokratik uygarlık” ideolojisini koydu ve yeni ideolojisi olarak savunmalarında yansıttı. Bu dönem 1999’dan 2003’e’e Öcalan’ın, ABD’li düşünür Murray Bookchin’in “komünal-konfederalizm” ideolojisiyle karşılaşıp, benimsemesine kadar sürdü. Öcalan’ın, Bookchin’le birlikte ikinci kez ideoloji değiştirdi. Bookchin’ün görüşleri , Öcalan ve PKK’nın üçüncü ideolojisi oldu.

İKİNCİ İDEOLOJİ : LİPSON’UN “DEMOKRATİK UYGARLIK” TEZİ

Öcalan’ın Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla birlikte Sovyet sistemini Ve dayandığı Marksist-Leninist ideolojiyi reddetmesi savunmalarına yansımıştır. Öcalan’ın savunmalarını oturttuğu “demokratik cumhuriyet tezi” 20. yüzyılın en önemli siyaset bilimcilerinden sayılan Prof. Dr. Leslie Lipson’un “Demokratik Uygarlık” adını taşıyan kitabındaki görüşleridir. Bu görüşler özet olarak, “farklı kültür ve dilleri olan toplulukların tek devlet çatısı altında, bir arada yaşamamalarını” öngörür. Öcalan, Lipson’un görüşlerinden etkilendiğini daha sonra ifade etmiştir.

Lipson, kitabında, “azınlıkların, farklı ırkların, farklı dil ve kültürdeki toplulukların, demokrasi içinde nasıl yaşayabileceklerini” irdelemiş ve ABD, Belçika, İsviçre, Kanada gibi örnekleri incelemiştir.
Öcalan’ın AİHM’ne de sunduğu ve “Sümer rahip Devletinden Halk Cumhuriyeti’ne Doğru” adıyla kitaplaştırılan savunmalarındaki görüşlerin, büyük ölçüde Lipson’a dayandığı görülmektedir.

Öcalan, İmranlı’daki ilk yıllarında hazırladığı “demokratik cumhuriyet” savunmasında “Bağımsız Kürt Devleti” kurmaktan vazgeçtiklerini, bunun başından beri yanlış bir amaç olduğunu vurgulamış ; Türklerle Kürtlerin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti çatısı altında yaşayabileceklerini, bunun için devletin demokratikleşmesini talep ettiklerini belirtmiştir.

Öcalan’ın, ikinci kez ideoloji değiştirip Bookchin’in “komünalist konfederalizm” ideolojisine geçinceye kadar, legal siyaset alanında PKK’nın kontrol ettiği partiler Lipson’a dayanan “demokratik cumhuriyet” tezini hep gündemde tutmuşlardır. Öcalan’ın ve legal alandaki temsilcisi olan partilerin “demokratik cumhuriyet” tezi önerilerinin, Lipson’un “karışık toplumlarda demokratik devlet” başlığı altında incelediği İsviçre, Belçika ve Kanada örneklerinden esinlendiği anlaşılmaktadır.

Bu dönemde, Öcalan’ın savunmaları ve siyaset alanındaki temsilcileri olan siyasi partilerin talepleri, “iki uluslu (Türk ve Kürt) devlet” , “iki uluslu federasyon” modelleri etrafında yoğunlaşmıştır. Bu çerçeve içinde Öcalan ve kontrol ettiği partilerin Avrupa Birliği sürecinin yarattığı konjonktürden de yararlanarak, “Kürtlerin kültürel kimlikleri, kendi dillerinde eğitimleriyle yer alabilecekleri, varlıklarının anayasada kabul edileceği ve güvence altına alınacağı” bir yeni devlet yapısı önerileri gündemde kalmıştır.

Avrupa Birliği’ne (AB) tam üyelik adaylığı, müzakere eden ülke konumuna ulaşma sürecinde, Türkiye, 2002 yılından başlayarak, idamın kaldırılması, Kürtçe yazılı ve görsel yayın serbestliği, Kürtçe Özel eğitim kurumlarının kurulması, TRT’nin bir kanalının Kürtçe yayına tahsis edilmesi, Kürtçe siyasi propaganda yapılması gibi önemli düzenlemeler yapıldı. PKK’nın siyasi alandaki temsilcileri olan siyasi partilerin talepleri ; anayasal güvence, Kürtçenin ikinci resmi dil ve resmi eğitim ili olması dışında yaşama geçti. Kültürel taleplerini uygulamaya geçirecek düzenlemeler AB reformları adı altında yapılmış olmasına rağmen, Öcalan ve PKK, nihai hedef olan “Bağımsız Birleşik Kürdistan Devleti”nden vazgeçmedi. Yapılanları yeterli bulmadılar.

Bu süreç devam ederken Öcalan, Lipson’un görüşleri etrafında gündemde tuttuğu “demokratik cumhuriyet” tezinden de uzaklaşmaya, yeni bir ideolojiye yönelmeye başladı. Bu ideoloji Murray Bokkcihin’in “komünal konfederalizm” ideolojisiydi. Öcalan, üçüncü ideoloji olarak Bookchin’in görüşlerine yöneldi ve hem PKK’nın ideolojisini hem de örgüt yapısına yeniden düzenledi.

ÜÇÜNCÜ İDEOLOJİ : BOOKCHİN’İN “KOMÜNAL KONFEDERALİZM” TEZİ

Amerikalı düşünür Murray Bookchin (1921-2006) toplumsal ekolojinin en önde gelen ismidir. Gençlik yıllarında önce Marksist ABD Genç Komünistler Birliği içinde yer almış, sonra sendikalizmi, sonra anarşizmi savunmuş, 1970’lerden sonra ise “anarşizm-Marksizm” karışımı olan “komünal konfederalizm” ideolojisini geliştirmiş ve savunmuştur.
Bookchin’in, “komünal-konfederal” sistem önerisi ; devlet otoritesinin ve aygıtının olmadığı bir düzen öngören, tahakküm ve hiyerarşiyi reddeden bir düzendir. Bu düzen ; “doğal ve toplumsal ekolojiye” dayalı ; insanların “eko-topluluklar” olarak “eko-teknolojiler” kullandığı ; en küçük yerleşim veya çalışma yerlerinden başlayarak, kömünler, halk meclisleri biçiminde örgütlendikleri ve yüz yüze demokrasi gereği yüz yüze tartışarak karar aldıkları ; birimler arasında federasyonlar ve onlar arasında da ilişkiler kurdukları bir sistem önerir. Murray Bokchin, devletin her türüne karşıdır. Ulus devletlerin yerine belediyelere dayalı ve bütün dünyayı kapsayacak konfederal bir ilişki ağı önerir. Mark’ı Lenin’i, Stalin’i devlet aygıtı öngörmeleri nedeniyle eleştirir. Ulus devletlere yönelecek bir yol öngördüklerini vurgular ve günümüzde yaygın olan ulus devlete de Sovyetler Birliği’nde yıkılan parti-devlet modeline de karşı çıkar.

Murray Bookchin, toplumsal sorunların temelini “tahakküm ve hiyerarşi”nin oluşturduğu görüşündedir. Toplumun, “tahakküm ve hiyerarşi” çözümlemesinin, Marks’ın sınıfsal çözümlemesinden daha kapsayıcı ve daha açıklayıcı bir çözümleme oluğunu savunur. Marksizmin, toplumsal çözümlemeyi emek-sermaye çelişkisine hapsettiği eleştirisinde bulunur. Bookchin, daha da büyük bir sorun olan ve emek-sermaye çelişkisini de kapsayan kültürel, sosyolojik ve psikolojik boyutların Marks’ın göremediği iddiasını gündeme getirir. Marks’ın iddia ettiği gibi “sınıfsız” ve “sömürüsüz” bir düzen kurulsa bile yine de tahakküm ve hiyerarşi sorunu ortadan kalkmadıkça toplumsal sorunun çözülemeyeceğine inanır. Bookchin, ekolojik bir toplum kurulması dışında bir çözümün olmadığında ısrar eder.

Bookchin, sömürünün, sınıfların, tahakkümün ve hiyerarşinin olmadığı ekolojik topluma uluşmak için en uygun siyasal sistemin “komünalizm” olduğunu savunur. Komünalizm, tümüyle özerk olan yerel toplulukların bir federasyon çatısı altında gevşek bir biçimde birbirlerine bağlandığı yönetim sistemidir.

Bookcin’in önerdiği istem yerel yönetimleri esas alır. Amaç kentlerin yönetim kurumlarının, semt, kasaba, köyler, fabrikalar temelinde kurulacak halk meclislerine dönüştürülmesidir. Bu halk meclislerinde işçiler de orta sınıftan gelenler de olacaktır. Bu yurttaşlar topluluk meselelerini yüz yüze ele alır ve karar oluştururlar. Yerel yönetimlerin boyunu aşan sorunlar olduğunda, demokratikleşmiş yerel yönetimler daha geniş federasyonlar oluşturmak için birleşir, daha da büyük sorunlar ise federasyonların konfederasyon şeklinde birleşmeleriyle çözülür. Bookchin’in ekolojik topluma uluşmak için önerdiği “komünal-kongederal” sistemin özü budur. Bookchin ‘in nihai amacı, “Yüz yüze demokrasi ve komünal düzenle ; doğa üzerinde insanın, kadın üzerinde erkeğin, toplum üzerinde devletin tahakkümünü tümüyle kaldıran, hiyerarşik olmayan bir toplum” yaratılmasıdır. Bu toplum, ancak, köy,kasaba ve kentlerde eko topluluklar biçiminde yapılandırılmış ve kömünal bir anlayışla halk meclisleri tarafından yönetilen özgürlükçü yerel yönetimlerin “konfederal” bir sistem içinde birbirleriyle ilişki içinde olmalarıyla oluşturulabilir.

Bookchin’in bu görüşlerinden etkilenen Öcalan, 2002 sonundan itibaren, Lipson’un “demokratik uygarlık” tezinden, “komünal konfederalizm” tezine kaymış ve bugün için bu ideolojiyi benimsemiş, sahiplenmiştir.

Öcalan, PKK’ya üçüncü kez bir ideoloji benimsetmiş ve bu ideolojinin gereği olarak, örgüt yapısını değiştirmiştir. “Komünal-kofederal” bir sistem amaçladığı için, PKK’ya bağlı olmak üzere İran, Irak ve Suriye’de silahlı ve siyasi örgütler kurdurmuş ve hepsini 2005 kurdurduğu KCK’ya (Kürdistan Topluluklar Birliği) bağlamıştır. KCK bir devlet yapısı, KCK Sözlemesi de bu devlet yapısının anayasası hükmündedir.

Ancak, KCK yapısı ve sözleşmesi incelendiğinde Öcalan’ın, Bookchin’in “yüz yüze demokrasi, tahakküm süz, hiyerarşisiz, devletsiz” öngördüğü görüşlerini söylemde savunmakla birlikte, uygulamada tam tersi yapı ve hükümlere dayandığı görülmektedir.

DÖRT ÜLKEDE ÖRGÜTLENME VE KCK

Öcalan, dört ülkeden koparılacak paçaların birleştirilmesiyle Bağımsız Birleşik Kürdistan Devletini amaçladığı için Türkiye’nin dışında İran, Irak ve Suriye’de de örgütlenmiştir.

PKK, “dört parçada özgürlük” sloganıyla 2002 yılının sonunda İran’da “Demokratik Birlik Hareketi” adıyla faaliyete başladı. 2003 yılında ise hareketin adı “Kürdistan Özgür Yaşam Partisi- Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê” (PJAK) olarak değiştirildi.

Nisan 2002’de Irak’ta, “Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi-Partiye Çareseriya Demokratik Kurdistanê” (PÇDK) kuruldu.

Suriye’de ise “Demokratik Birlik Partisi-Partiya Yekitiya Demokrat” (PYD) adıyla bir parti kuruldu. Ekim 2003’te kurulan PYD, Suriye iç savaşının başlamasıyla Türkiye’de ve dünyada gündem olmaya başladı. PYD, “Halk Savunma Birlikleri- Yekîtiyên Parastina Gel” (YPG) silahlı bir kol oluşturdu. Bu silahlı örgüt, ABD’nin kara gücü gibi işlev gördü ve ABD askerlerinin yönetiminde IŞİD’e karşı savaştı.

PKK, 2003 yılında Türkiye’deki silahlı örgütlenmesini de değiştirdi. Bu yıl Kandil de yapılan 7. Kongre ile “Halk Savunma Güçleri-Hêzên Parastina Gel” (HPG) kuruldu ve “Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu-ARGK)’nın yerini aldı. KCK Sözleşmesinde de “Kürt halkının ordusu” olarak ilân edildi.

Suriye iç savaşı boyunca ABD, PYD-YPG’yi askeri ve siyasi olarak destekledi, bugün de desteklemeye devam ediyor. ABD ve bazı Batılı ülkeler PYD’yi PKK’nın Suriye’deki kolu olarak kabul etmiyor. PYD-YPG’yi terörist kabul etmiyor. Bunların başında ABD geliyor. Oysa, PYD’nın PKK’nın Suriye’deki kolu olduğunu ABD’de de biliyor. PYd-YPG, PKK’lı yöneticiler tarafından idare ediliyor. Ayrıca KCK’nın hepsinin bağlı olduğu çatı örgüt olduğu da biliniyor.

KCK, PKK ve PYD belgelerinde bu ortaklık zaten kanıtlanıyor. PKK tüzüğü, PYD tüzüğü ve KCK Sözleşmesi aynı hükümleri taşıyor ve lider olarak Abdullah Öcalan’a bağlı olduklarını kabul ediyor.

Öcalan, Bookchin’in tezlerini benimsedikten sonra, PKK gibi PYD’yi de aynı modelle yeniden örgütlendirmiştir.PYD tüzüğünde, “PYD’nin Abdullah Öcalan’ı KCK’nın, Kürdistan halkının, KONGRA-GEL’in, Suriye’deki Rojava (Batı) Kürdistan’daki Kürt toplumunun önderi olarak kabul” ettiği belirtilmektedir.

DÖRT PARÇANIN ANAYASASI VE DEVLET YAPISI OLARAK KCK

Öcalan’ın hazırlattığı KCK Sözleşmesi, Bookchin’in görüşlerini yansıtan bir anayasa gibidir. Bookchin’in savunduğu şekilde, “komünal-konfederalizm”i hedefleyen KCK Sözleşmesi, dört parça (Türkiye,İran,Irak,Suriye) üzerinde “Kürdistan Demokratik Konfederalizmi”ni kurmayı öngörür.

KCK Sözleşmesinin 45. maddesi dört parçayı kapsayan şekilde “Konfederasyonu” şu şekilde ifade eder :

“KCK, her Kürdistan parçasında halkın öz idaresini esas alır. Bu iradeyi demokratik konfederalizm esaslarına göre ortaya çıkarır. Demokratik ulus birliğini hedefler. Parçalar arası ilişkilerde konfederal dayanışma ve dayanışma esastır. Bu dayanışma ve birlik tüm parçalardaki ve yurt dışındaki halkın ortak karar, yürütme ve denetleme organlarıyla sağlanır. “

Öcalan’ın bu görüşü Bookchin’in “komünal konfederalizm” görüşüne dayanıyor.

Öcalan, KCK Sözleşmesinde komün ve halk meclislerinden yola çıkıp, eyalet-bölge meclisleri, Türkiye,İran, Irak ve Suriye’deki coğrafyalarda (dört parçanın her birinde) halk meclisi, sonra ulusal düzeyde yasama organı olarak KONGRA-GEL, parçalar içinde federasyonlar, nihayet yine dört parçayı kapsayan “Konfederasyon” öngörüyor. “Kürdistan Demokratik Konfederasyonu”ndan Orta-doğu Birliği ve konfederasyonuna, oradan Birleşmiş Milletler’in yerine geçecek, “Demokratik Uluslar Birliği”ne kadar uzanan bir dünya sistemini de amaçlıyor.

KCK Sözleşmesi konfederal devlet organlarını düzenleyen bir “anayasa” niteliğindedir.

Söz konusu Sözleşme, “önderlik-devlet başkanlığı”, yasama, yürütme ve yargı erklerini düzenledikten sonra, bu konfederal (esasen ulusal) düzeydeki merkezi yapılara bağlı “alan merkezleri” adı altında çeşitli komiteler örgütlenmesini öngörmektedir. Bu komiteler arasında savunma alanı adı altında “silahlı kuvvetler” , siyaset, bilim-aydınlanma, kültür, basın, dış ilişkiler, azınlıklar, inanç, kadın, ekonomi, önderlik komiteleri bulunmaktadır.

Keza, Bookchin’in halk meclisleri diye nitelendirdiği meclis örgütlenmesini Öcalan, KCK Sözleşmesinde “özgür halk meclisleri” olarak adlandırır. Bookchin’in önerdiği gibi KCK Sözleşmesi de şehir, kasaba ve mahallerde halk meclislerinin oluşturulmasını öngörür. Köy ve sokaklarda öngörülen örgütlenme biçimi ise “komün”dür. Komün, KCK Sözleşmesi’nde,Bookchin’i tezlerinde yer aldığı gibi doğrudan demokrasi olarak adlandırılır.

KCK Sözleşmesindeki hükümlerin kaynağının Bookchin’in modeli olduğu açık biçimde görülüyor. Öcalan’ın yazdığı ve KCK Sözleşmesinin “başlangıç” bölümüne alınan metinde, büyük ölçüde Bookchin’in görüşlerinin yansıdığı da açıktır. Öcalan, bu metinde, KCK sisteminin komün ve yerel meclislere dayandığını vurguladıktan sonra, Bookchin’in görüşlerinin tekrarı mahiyetinde, hiyerarşik düzeni ve tahakkümü ortadan kaldıran ekolojik bir devrimden ve cinsiyet devriminden söz eder. Yine Bookchin’in tezlerinde yer aldığı gibi, “Demokratik komünal-konfederal felsefe ve yaşam biçimi, çıkarlarla zedelenmemiş ve sınırlanmamış bir demokrasi zihniyetidir. Bunun en somut ifadesi kadının ve kültürlerin tam özgürlüğü ve doğa üzerindeki egemenlik zihniyetinin ortadan kaldırılması olmaktadır” diye yazar.

Öcalan’ın son yıllardaki söylemi ve KCK Sözleşmesi hükümleri incelendiğinden, PKK’nın, Marksist-Leninist ideoloji yerine Bookchin’in, ekolojik toplum için komünal-konfederalizm ideolojisini koyduğu anlaşılmaktadır.

Öcalan’ın avukatları ile Bookchin arasında emil-posta üzerinden dolaylı bir mesajlaşma olduğu da New York Times Magazine’de haberleştirilmiştir. Keza Bookchin’in hayat arkadaşı olan Janet Biehl, Bookchin’in ölümünden sonra, Mezopotamya Sosyal Forumunun davetlisi olarak Diyarbakır’a ve Suriye’ye’de Kamışlı’ya ziyarette bulunmuş ve PKK ve PYD’nin örgütlenmelerini yerinde görmüştür. Bazı kuşkuları olmakla birlikte PYD’nin Öcalan’ın savunduğu şekilde Bookchin’in komün ve halk meclisi modelini hayata geçirmeye çalıştığını söylemiştir.

KCK BİR DEVLET YAPISIDIR

Sonuçta, Öcalan’ın Bookchin’e dayanan yeni ideolojisi ve KCK Sözleşmesinin öngördüğü yapı arasındaki çelişkileri varlığını vurgulamak gerekir. Bu çelişkilerle ilgili saptamaları yapabiliriz :

1-Öcalan’ın, benimseyip, ona göre PKK’yı yeniden örgütlediği Bookchin’in, devlet ve ulus devletin olmadığı yüz yüze demokrasinin esas alındığı hiyerarşiden arındırılmış, doğal ve toplumsal ekolojiye dayalı düzen ile KCK Sözleşmesinin önemli hükümleri arasında çok büyük çelişkiler vardır.

Bookhcin gibi Öcalan’da “devletin asgarisine bile” karşıdır. Devletin olduğu yerde demokrasiden ve eşitlikten söz edilemeyeceğini savunur. Ancak, KCK Sözleşmesi öngördüğü başkan,yasama,yürütme,yargı organlarıyla bir devlet yapısıdır.

2-Ayrıca KCK’nın öngördüğü devlet yapısı, yine Öcalan’ın Bookchin gibi şiddetle karşı çıktığı bir ulus-devlet modelidir. KCK’nın öngördüğü bir “Kürt-ulus devleti”dir. Öcalan’ın bir Kürt uluslaşması hedeflediği açıktır. PKK’nın ortaya çıktığı günden buyana, iki kez ideoloji değiştirmesine rağmen, Kürt kimliği, Kürt kültürü, Kürt edebiyatı, Kürt tiyatrosu gibi sosyokültürel alandaki çabaların tümü “Kürt ulus bilinci”ni yaratmaya yöneliktir. Bu çabalarlarıyla Atatürk’ün Cumhuriyetin kuruluş yıllarında attığı adımların taklit edildiği söylenebilir. Her ne kadar konfederasyon olarak tanımlansa da öngörülen devlet modeli ezici çoğunluğu Kürt olan bir modeldir. Zaten KCK Sözleşmesinde amaç “Kürt birliğini sağlamak” olarak da ifade edilmiştir.

3- Öcalan, Bookchin gibi “yüz yüze, doğrudan demokrasi”yi savunuyor görünse de KCK bir “tek adam” modelidir.Bu yönüyle Murray Bookchin’le örtüşmez, tam zıddıdır. KCK Sözleşmesi Abdullah Öcalan’ı değişmez kurucu önder, devlet başkanı ve son karar mercii” olarak ilân eder. KCK Sözleşmesinin 11. maddesi Bookchin’in görüşleriyle taban tabana zıtlık içinde “tek adam” yönetimi öngörür ki bunu demokrasiyle bağdaştırmak mümkün değildir.

4- KCK çok sıkı bir hiyerarşik yapı öngörür. Parça ve alan örgütlenmeleri içindeki birimlerin verecekleri kararların KONGRA-GEL karlarına aykırı olamayacağı hükmü vardır. Bu hüküm İran,Irak, Suriye’de KCK’ye bağlı yapılar için de eçerlidir. Hiyerarşik yapının en tepesinde “kuramcı ve değişmez önder” olarak Abdullah Öcalan vardır. KCK örgütü içinde KONGRA-GEL kararları da dahil son “karar ve onay mercii” Öcalan’dır.

5- Devlet yapısına karşı komünal-konfederal bir yapı söylem olarak savunulsa da, KCK yapısı ve hükümleri, Öcalan ve PKK’nın “Bağımsız Birleşik Kürdistan Devleti” amacından vazgeçmediğini ortaya koymaktadır.

Mot-clé :
Terrorisme Abdullah Öcalan Fikret Bila PJAK/PKK PKK PYD/PKK YPG/PKK
Plan du site | RSS 2.0 | Copyright Turquie News 2006-2019 | Mentions légales PageRank